2 Kasım 1943 tarihinde sürgün edilen, bu sürgün esnasında şehit olan soydaşlarımızı rahmetle anıyoruz, mekanları cennet olsun İnşallah. Allah bir daha başta Türk milleti olmak üzere hiçbir Müslümana, hatta hiçbir insana böyle zulüm göstermesin, Stalin zihniyetli insanlara da Allah fırsat vermesin.
Bu sürgünle ilgili yazdığım romandan bir kaç bölüm:
ŞAHMELEK
…
Şahmelek vagonda kendisine bir köşe bulmuştu. Kucağında doksan yaşındaki anneannesi Gülbeyaz yatıyordu. Zaten çok zayıf olan kadıncağız, saatlerce süren işkenceli yolculuğun ardından küçük bir çocuk gibi kalmıştı. Anneannesinin bu yolculuğa daha fazla dayanabileceğini sanmıyordu Şahmelek.
Yaşamasını çok istiyordu, çünkü babası Almanlara yardım ettiği yönündeki söylentiler sonrası Ruslar tarafından tutuklanmış, bir daha da kendisinden haber alınamamıştı. Annesi bu acıya daha fazla dayanamamış, altı ay sonra halk arasında ince hastalık olarak bilinen veremden ölmüştü. Şahmelek yaşlı anneannesi ile kala kalmıştı. Gülbeyaz onun hem annesi, hem babası, hem anneannesi, en önemlisi sırdaşıydı.
Anneannesinin öksürüğü ile kendisine gelen Şahmelek, elindeki güğümden anneannesine su vermek istedi, fakat Gülbeyaz kendisinde değildi, köyden istasyona kadar zor şartlarda yapılan yolculuk çelimsiz vücudunu çok yormuştu. Bu yorgunluğa üzüntü de eklenince, yaşlı kadın yaşama sevincini yitirmişti. Torununa bakabilmek için bu güne kadar sanki ölüme direnmişti, ama artık direnecek ne gücü ne de isteği kalmıştı. Birkaç kez daha öksürdü, son bir kez daha öksürükle boğulma arasında bir ses çıkardı, dudakları kıpırdadı, başı yan tarafa düştü…
…
Şahmelek yapayalnızdı artık. Karanlık vagonda, anneannesi kucağında, trenin durmasını beklemekten başka çaresi yoktu. Cenazeden çok korkardı, köylerindeki mezarlığın yanından bile geçmemişti, hatta annesinin mezarının yerini dahi bilmiyordu, fakat bu defa farklıydı. Anneannesinin soğuk bedenini sıkı sıkı kucaklamış, yere dahi bırakmıyordu. Köydeki küçük kerpiç evini düşündü, hayal etti ve yorgun gözleri yavaş yavaş kapandı...
…
Saatler sonra tren yavaşladı ve durdu.
Tek tek vagon kapılarının açılıp kapandığı duyuluyordu. Şahmelek hıçkırarak Gülbeyaz’a sarılmıştı. Hacıyat bir anne şefkatiyle Şahmelek’i kucakladı ve yaşlı kadının soğuk bedeninden ayırdı. Her haliyle metin olmaya çalışarak;
—Dik durmaya çalış, kendini bırakma, dedi.
—Yıkamadan mı defnedeceğiz, dedi Şahmelek ağlamaklı sesiyle. Hacıyat;
—Mezarlığın yakınında su varsa ben yıkarım, merak etme sen.
—Ya su yoksa?
—Bu şartlarda şehit sayılır o zaman.
Bu esnada öndeki vagonun kapısının açılma sesi duyuldu. Birkaç saniye sonrada ağlama sesleri ve askerlerle tartışan yaşlıların sesleri, yükselen hıçkırıklar. Aytek konuşulanları anlamaya çalışarak vagon kapısına yaklaştı. Henüz ne olduğunu anlamamıştı ki, birkaç el silah sesi duyuldu. Derin bir sessizlik çökmüştü, ardından vagon kapısı kapandı.
Şahmelek ağlamayı bırakmış olan biteni anlamaya çalışıyordu vagondaki herkes gibi. Bulundukları vagonun önündeydi askerler artık, önce asma kilidin tok sesi duyuldu, ardından kapı yavaş yavaş açıldı. Aytek gördüğü manzara karşısında dona kalmıştı. Yılan gibi kıvrılıp giden büyük bir nehir, nehirin üzerindeki büyük bir demir köprünün üzerindeydi tren...
"Acaba hepimizi bu köprüden mi atacaklar?" diye düşündü bir an askerlerin bağırışları arasında,
—Ölülerinizi verin, çabuk, ölülerinizi verin.
Vagondakiler olan biteni anlamaya çalışırken askerler Gülbeyaz’ın kefeninden tutup çekiştirmeye başlamışlardı bile. Aytek öndeki vagondan gelen seslerin ne olduğunu anlamıştı artık,
—Bizim ölümüz yok, diyerek yerde sürüklenen kefeni tek eliyle durdurmaya çalıştı, fakat geç kalmıştı. Dört asker yaşlı kadının cılız cesedini çoktan vagondan çıkarmış, demir korkulukların üzerinden nehre atmışlardı, Aytek geç kalmıştı.
Vagon kapısı kapandı, büyük asma kilidin sesi duyuldu tekrar, bir sonraki vagonun asma kilidi açılıyordu artık…
Bu sürgünle ilgili yazdığım romandan bir kaç bölüm:
ŞAHMELEK
…
Şahmelek vagonda kendisine bir köşe bulmuştu. Kucağında doksan yaşındaki anneannesi Gülbeyaz yatıyordu. Zaten çok zayıf olan kadıncağız, saatlerce süren işkenceli yolculuğun ardından küçük bir çocuk gibi kalmıştı. Anneannesinin bu yolculuğa daha fazla dayanabileceğini sanmıyordu Şahmelek.
Yaşamasını çok istiyordu, çünkü babası Almanlara yardım ettiği yönündeki söylentiler sonrası Ruslar tarafından tutuklanmış, bir daha da kendisinden haber alınamamıştı. Annesi bu acıya daha fazla dayanamamış, altı ay sonra halk arasında ince hastalık olarak bilinen veremden ölmüştü. Şahmelek yaşlı anneannesi ile kala kalmıştı. Gülbeyaz onun hem annesi, hem babası, hem anneannesi, en önemlisi sırdaşıydı.
Anneannesinin öksürüğü ile kendisine gelen Şahmelek, elindeki güğümden anneannesine su vermek istedi, fakat Gülbeyaz kendisinde değildi, köyden istasyona kadar zor şartlarda yapılan yolculuk çelimsiz vücudunu çok yormuştu. Bu yorgunluğa üzüntü de eklenince, yaşlı kadın yaşama sevincini yitirmişti. Torununa bakabilmek için bu güne kadar sanki ölüme direnmişti, ama artık direnecek ne gücü ne de isteği kalmıştı. Birkaç kez daha öksürdü, son bir kez daha öksürükle boğulma arasında bir ses çıkardı, dudakları kıpırdadı, başı yan tarafa düştü…
…
Şahmelek yapayalnızdı artık. Karanlık vagonda, anneannesi kucağında, trenin durmasını beklemekten başka çaresi yoktu. Cenazeden çok korkardı, köylerindeki mezarlığın yanından bile geçmemişti, hatta annesinin mezarının yerini dahi bilmiyordu, fakat bu defa farklıydı. Anneannesinin soğuk bedenini sıkı sıkı kucaklamış, yere dahi bırakmıyordu. Köydeki küçük kerpiç evini düşündü, hayal etti ve yorgun gözleri yavaş yavaş kapandı...
…
Saatler sonra tren yavaşladı ve durdu.
Tek tek vagon kapılarının açılıp kapandığı duyuluyordu. Şahmelek hıçkırarak Gülbeyaz’a sarılmıştı. Hacıyat bir anne şefkatiyle Şahmelek’i kucakladı ve yaşlı kadının soğuk bedeninden ayırdı. Her haliyle metin olmaya çalışarak;
—Dik durmaya çalış, kendini bırakma, dedi.
—Yıkamadan mı defnedeceğiz, dedi Şahmelek ağlamaklı sesiyle. Hacıyat;
—Mezarlığın yakınında su varsa ben yıkarım, merak etme sen.
—Ya su yoksa?
—Bu şartlarda şehit sayılır o zaman.
Bu esnada öndeki vagonun kapısının açılma sesi duyuldu. Birkaç saniye sonrada ağlama sesleri ve askerlerle tartışan yaşlıların sesleri, yükselen hıçkırıklar. Aytek konuşulanları anlamaya çalışarak vagon kapısına yaklaştı. Henüz ne olduğunu anlamamıştı ki, birkaç el silah sesi duyuldu. Derin bir sessizlik çökmüştü, ardından vagon kapısı kapandı.
Şahmelek ağlamayı bırakmış olan biteni anlamaya çalışıyordu vagondaki herkes gibi. Bulundukları vagonun önündeydi askerler artık, önce asma kilidin tok sesi duyuldu, ardından kapı yavaş yavaş açıldı. Aytek gördüğü manzara karşısında dona kalmıştı. Yılan gibi kıvrılıp giden büyük bir nehir, nehirin üzerindeki büyük bir demir köprünün üzerindeydi tren...
"Acaba hepimizi bu köprüden mi atacaklar?" diye düşündü bir an askerlerin bağırışları arasında,
—Ölülerinizi verin, çabuk, ölülerinizi verin.
Vagondakiler olan biteni anlamaya çalışırken askerler Gülbeyaz’ın kefeninden tutup çekiştirmeye başlamışlardı bile. Aytek öndeki vagondan gelen seslerin ne olduğunu anlamıştı artık,
—Bizim ölümüz yok, diyerek yerde sürüklenen kefeni tek eliyle durdurmaya çalıştı, fakat geç kalmıştı. Dört asker yaşlı kadının cılız cesedini çoktan vagondan çıkarmış, demir korkulukların üzerinden nehre atmışlardı, Aytek geç kalmıştı.
Vagon kapısı kapandı, büyük asma kilidin sesi duyuldu tekrar, bir sonraki vagonun asma kilidi açılıyordu artık…













